2 Haziran 2020 Salı

Cinlerden korunmak için


Cin ve şeytanlardan korunmanın yolları nelerdir? Allah’a nasıl sığınılır? Peygamber Efendimiz cinlerin şerrinden ve göz değmesinden nasıl korunurdu? İşte cin ve şeytandan korunma duaları...

Ehl-i sünnet âlimlerine göre insanlarla cinle­rin birbirlerine tesir etmeleri mümkün­dür. Zira Kur’ân’da, fâiz yiyenlerin kıya­met günü şeytanın çarptığı kimselerin kalkışı gibi kalkacakları ifâde edilmiştir. (Bakara, 275)
Yine Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün, «Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız» der. Onların insanlardan olan dostları ise: «Ey Rabbimiz! Biz birbirimizden faydalandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık» derler. Allah da buyurur ki: «Allah’ın dilediği zamanlar hâriç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir.» Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.” (En‘âm, 128)
Bir hadîs-i şerifte de şeytanın insan bedeninde kanın dolaştığı gibi do­laştığı bildirilmiştir. (Buhârî, Ahkâm, 21; Bed’ü’1-halk, 11)
  • Şeytanlardan veya kötü cinlerden korunmanın birinci ve en sağlam yolu, Allah ve Resûlü ile çok iyi bir münasebet kurmak, Kur’ân ve Sünnet’i hayatımızın her alanına tatbik etmek, gönülde derinleşerek iffetli ve nezih bir hayat yaşamaktır.
  • Bir taraftan bunları yaparken, diğer taraftan da şeytanların sızabileceği hiç bir boşluk ve günah penceresi bırakmamak gerekir. Mâneviyat âlemimizde açılan bir gedik, onların sızmasına zemin hazırlayabilir. Zira cinler ve şeytanlar, insanların günah işleyerek açtıkları menfezlerden girerler ve onları çepeçevre kuşatırlar. Bu sebeple, işlenen her günah, şeytan ve habis cinlere açılan kapı ve pencere durumundadır.
Günümüzde bir kısım gazete, televizyon, gayr-i meşrû eğlence yerleri ve internet siteleri âdeta şeytanın yayın organları gibi çalışmaktadır. Bunlar insanları devamlı günahlara sevk etmekte, yaratılış maksadına zıt mecralara sürüklemektedirler. İnsan bu tür vâsıtalara ne kadar yakın olursa imtihanı o derece şiddetlenir, saatleri günahlarla dolu olarak veya en azından boş ve faydasız bir şekilde geçer.
  • Diğer bir husus da yalnız kalmamaktır. İnsan, günaha meyilli bir varlıktır. Bilhassa yalnız kaldığında şeytan bu fırsatı değerlendirir, vesveseleriyle onu yoldan çıkarır. Diğer insanlarla beraberken yapamadığı günahları yalnızken daha kolay yaptırır. O hâlde, cemaat halinde bulunmak, insanların kendilerini kontrol edip birbirleriyle yardımlaşmalarını sağlar. Tabiî ki bu beraberlik sâlih kimselerle olmalıdır. Zira kötü insanlarla beraber olmak, etrafımızdaki şeytanları artırmaktan başka bir işe yaramaz.
  • Şeytanlardan korunmak için Kur’ân-ı Kerîm okumalıyız.
PEYGAMBERİMİZ CİNLERİN ŞERRİNDEN VE GÖZ DEĞMESİNDEN NASIL KORUNURDU?
Ebû Saîd (r.a) şöyle demiştir:
“Resûlullah (s.a.v) (çeşitli dualar okuyarak) cinlerin şerrinden ve göz değmesinden Allah’a sığınırdı. Muavvizeteyn sûreleri (Felâk ve Nâs) nâzil olunca bunları okumaya başladı ve diğer okuduğu duaları bıraktı.” (Tirmizî, Tıbb 16/2058; İbn-i Mâce, Tıbb, 33; Nesâî, İstişare, 37; Ahmed, IV, 144)
Yine yatağına giren kişi Âyetü’l-Kürsî’yi[1] okuduğunda Cenâb-ı Hakk’ın ona bir muhâfız vereceği ve sabaha kadar şeytanın kendisine yaklaşamayacağı haber verilir. (Buhârî, Vekâlet, 10)
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Evlerinizi kabristana çevirmeyiniz. Şüphesiz şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden kaçar.” (Müslim, Müsâfirîn, 212)
  • Fiilî ve kavlî dua ile Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmeliyiz. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:
“Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın! Çünkü O işitendir, bilendir.” (A‘râf, 200; Fussılet, 36)
ŞEYTANDAN KORUNMA DUASI
Yüce Rabbimiz şeytandan korunmamız için bizlere şu duayı öğretmektedir:
وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ. وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ
“De ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından ve vesveselerinden sana sığınırım! Onların yanıma gelmelerinden de sana sığınırım ey Rabbim!” (Mü’minûn, 97-98)
Allah Resûlü’nün, hayatın akışı içinde yaptığı günlük dualara devam etmek gerekir. Sabah kalkınca, akşam yatarken, eve girip çıkarken, yemek yerken ve bitirince, tuvalete girip çıkarken… devamlı dua hâlinde olup Cenâb-ı Hak ile irtibâtımızı kuvvetlendirmeliyiz.
  • Allah’ın zikrinden gâfil kalmamalıyız. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Takvâ sahibi mü’minler, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğunda Allah’ı hatırlar, durup düşünürler. Bir de bakarsın ki derhal gerçeği görüvermişlerdir.” (A‘râf, 201)
Resûlullah Efendimiz’in haber verdiğine göre Cenâb-ı Hak, Yahyâ’ya (a.s), insanlara şöyle söylemesini emretmiştir:
“…Allah Teâlâ size, kendisini çokça zikretmenizi emretti. Bunun misali şudur: Bir kişi düşünün, düşmanları peşinden süratle geliyor ve onu yakalamak istiyorlar. O zât ancak sağlam bir kaleye sığınınca kendisini onlardan koruyabiliyor. Kul da böyledir. Kendisini şeytandan ancak Allah’ın zikri ile koruyabilir...” (Tirmizi, Edeb 78/2863; Ahmed, IV, 130, 202)
“Kul Allah’ı zikretmeye devam ederse şeytana karşı, bu adamdan daha iyi korunmuş, daha muhkem bir yere sığınmış olur.” (Ahmed, IV, 130, 202)
BESMELENİN FAZİLETLERİ
Şeytanlar bir eve girmek, orada gecelemek, evdeki nimetlerden faydalanmak, orada insanları aldatmak ve günahlar işletmek isterler. Buna mânî olan şey, kişinin eve girerken Besmele çekmesidir. Bir kimse evine girerken Besmele çekerse, bunu duyan şeytanların lideri, adamlarına, büyük bir üzüntüyle, o gece bu evde kalamayacaklarını söyler. Bununla birlikte onlar, yemekten faydalanabilecekleri ümidiyle yemek vaktini beklerler. Şayet o evde yemek yenirken Besmele çekilmezse, şeytanlar büyük bir zevkle karınlarını doyurur ve yemeğin bereketini alıp götürürler. İnsanın zikrullahı terk etmesi, onlar için bir gıda, bir beslenme ve güçlenme vesilesi olur. Sonra da ev halkını aldatmaya çalışırlar. Eğer yemek yenirken Besmele çekilirse, o evden hiçbir şekilde istifade edemeyeceklerini anlayarak orayı terk etmek mecbûriyetinde kalırlar.[2]
  • Hadîs-i şeriflerde, şeytanın, ezan ve kâmeti işitince büyük bir korku ve dehşete kapılarak kaçtığı haber verilir.[3] Fakat şeytanın vazifesi insanları saptırmak ve yoldan çıkarmak olduğu için, tekrar tekrar dönüp geri gelir.
  • Abdestli bulunmaya ve temizliğe dikkat etmek îcâb eder. Cinler insanlara daha çok cünüplük, hayız ve nifas hallerinde musallat olup, onları farklı şekil ve seviyelerde baştan çıkarabilirler.
  • Allah’ın sâlih kullarından dua almak gerekir.
  • Îcâb ettiğinde inançlı psikiyatrist ve hekimlere gidilmelidir.
ŞEYTANIN HİLESİ
Aslında şeytan, niyetini bozmayan kişiye zarar veremez. Çünkü “şeytanın hilesi cidden zayıftır.”[4] Ona güç veren, insan nefsinin hevâ ve hevesleridir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurur:
“Kadı zulmetmediği müddetçe Allah Teâlâ onunla beraberdir (yardımcısıdır). Zulme yer verdiği zaman Allah onu terk eder ve şeytan yanına gelerek kendisinden hiç ayrılmaz.” (Tirmizî, Ahkâm, 4/1330)
Âyet ve hadislerden, Allah Teâlâ’nın şeytanları büsbütün serbest bırakmadığı, onların da belli kâidelere uymak mecbûriyetinde olduğu anlaşılmaktadır. Allah’ı zikretmeyi unutan ve kötü niyet besleyen kişilerin işlerine ortak olabilmeleri hususunda şeytanlara izin verildiği görülüyor. Fakat gönlü uyanık olan, her zaman Allah’ı zikreden, evine Besmele’yle giren, sofrasına Besmele’yle oturan ve Allah’ın emirlerine riâyet eden kimselerin ne evlerinden ne de işlerinden şeytanın faydalanması mümkün değildir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Gerçek şu ki, iman edip de yalnız Rab’lerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hâkimiyeti yoktur. Onun hâkimiyeti, ancak kendisini dost edinenlere ve onu Allah’a ortak koşanlaradır.” (Nahl, 99-100)
[1] Bakara, 255.
[2] Müslim, Eşribe, 102, 103; Ebû Dâvûd, Et‘ime, 15; Ahmed, V, 382, 397; Hâkim, IV, 121.
[3] Buhârî, Ezân, 4; Amel fi’s-salât, 18; Sehv, 6; Bed’ü’l-Halk, 11; Müslim, Salât, 19; Ebû Dâvûd, Salât, 31; Nesâî, Ezân, 20, 30.
[4] Nisâ, 76.

27 Mayıs 2020 Çarşamba

Fatiha-i şerifenin faydaları ve sırları


Fatiha, dine, doğruluğa, Allah’a yönelmeye, başarılı olmaya, yardım görmeye, düşmana üstün gelmeye, ibadette ve itaatte bulunmaya, merhametli ve şefkatli kalmaya, yeterli bulunmaya, sevimli olmaya, kötülükten korunmaya, güven içinde kalmaya, mülk edinmeye, irade ve ilim sahibi olmaya, malda artış elde etmeye, mevki sahibi olmaya, güzel bir hayat sürmeye, ev halkını korumaya, zarar ve fesattan uzak olmaya, ilmin inceliklerini anlamaya, marifet sahibi olmaya yardım eder. Fatiha’yı çok okuyan, canında ve malında bereket bulur. Allah, onu açlık ve fakirlik gibi üzücü ve ezici şeylerden korur. Allah’tan meşru olarak ne isterse, mutlaka kendisine verilir. Bütün bunlar, Fatiha’ya devamla elde edilir. Aynı zamanda bunlar, ehil bir zattan müsaade almakla gerçekleşir. (Hazinetül Esrar, s. 413.)
Farz namazlardan sonra 20 defa Fatiha’yı okumaya devam eden kimse, her gün l00 kere bu sureyi okumuş olur. Allah onun rızkını genişletir, durumunu iyileştirir. İç âlemini ışıklandırır, işlerini kolaylaştırır. Gam ve kederini giderir. İzzet ve şeref kazandırır. Fatiha ile birlikte bereket iner, ihtiyaçları karşılanır. Fatiha’da, erbabı için nurlar ve sırlar vardır.
Her farz namazdan sonra Besmele ile birlikte 7 kere Fatiha Suresini okumaya devam eden kimseye Allah, hayırların kapısını açar. Din ve dünya işlerinde yeterli sebep yaratır. Fatiha’yı 7 defa okuyup bir pamuk parçasının üzerine üfleyen ve sonra onu bir yara üzerine kapatan kimseye Allah, Fatiha bereketiyle şifa verir. (Dürretül Âfâk.)
İmam El-Hakim’e göre bu Surede bin zâhir, bin de bâtın olmak üzere iki bin hassa vardır. Sabah namazının sünnetiyle farzı arasında 41 kere Fatiha okumaya devam eden kimse, ne gibi bir makam ve mevki dilerse onu elde eder. Fakir ise zengin olur, borçlu ise borcu ödenir. Hasta ise şifa bulur. Zayıf ise güç ve kuvvet kazanır.
Garip ise izzet ve şeref elde eder. Halk arasında kıyaslanamayacak kadar itibar kazanır. Hem ulvi (yüce), hem süfli (aşağı) âlemde sevimli olur. Sözü dinlenir, işi beğenilir. Düşmanı yanında kuvvetli ve heybetli görünür. Dostu yanında son derece sevilir. O buna devam ettikçe, Allah tarafından devamlı bir emniyet içinde bulunur.
Bulunduğu makam ve mevkiden azledilen kimse, sabah sünneti ile farzı arasında, bir noksanlık yapmadan 40 gün, günde 41 defa Fatiha’yı okuyacak olursa, Cenab-ı Hak onun makam ve görevini veya daha iyisini verir. Eğer kısır kalmış ise, Allah ona salih bir evlat da verir. Belirtilen tertip üzere ağrı ve sızı hissedilen yaraya, özellikle göz ağrısına, halis bir niyet ile okunursa, Allah şifa verir.Fatiha’nın böyle şifa olması, tıbbi bütün çarelere başvurduktan sonra, tıbbın aciz kalması halinde başlar. Bu öyle bir sırdır ki, bunu ancak Allah’ın yardım ettiği kimseler bilebilir. Bu sırrı gizlemek gerekir. Ancak lâyık olana, gönülden inanıp kabul edene açıklanabilir. (El-Hakim, Esrar-ı Fatiha.)
Her farz namazının ardından l00 kere Fatiha’yı okuyan kimse buna devam ederse, hızla maksadına ulaşır. Kim de sabah namazından sonra Fatiha’yı, harfleri sayısınca (125 defa) okursa, gayri meşru istekler dışında arzuladığı şeyi elde eder.
Fatiha’yı 125 bin defa hatmetmekte büyük faydalar vardır.
Fatiha’yı Resuller, Bedir savaşına katılan mücahitler ya da Tâlut’un askerleri sayısınca (üçü de 313’tür) okuyan kimse, arzu ettiği meşru dilekleri elde eder ve ihtiyacı olan korunmayı sağlar.Gece gündüz bu Sureyi okumaya devam edene Allah hem zâhiri, hem de bâtında ledünni ilim ilham eder.
Resulullah Efendimiz buyuruyor ki: “Kim döşeğine uzandığında Fatiha’yı okur ve beraberinde üç İhlas ile bir Muavvizeteyn (Felak ve Nas Sureleri) okursa, ölümden başka her şeyden güven içerisinde olur.”
Diğer bir hadis-i şerifte ise buyuruluyor ki : “Fatiha, mü’minlerin maksadına açılan kapıdır. Kim onu abdestli olarak yedi gün, günde 70 kez okur da tertemiz bir suya üfler ve onu içerse, Allah kendi fazlü kereminden ona ilim ve hikmet verir, kalbini fâsit (bozuk) düşüncelerden temizler. Onun zekâsını arttırır, hafızasını güçlendirir, artık bir daha unutmaz olur.”

14 Mayıs 2020 Perşembe

Hayy ve Kayyum İsimlerinin Hikmeti Nedir?


Soru: Hocam! Bendeniz esmâ-ül hüsna üzerine bir çalışma yaptım ve Allah’ın güzel isimlerini öğrendim. Ama her birsinin gerçek anlamını belki henüz vâkıf değilimdir. Bu sohbetimizde hepsini tek tek ele alamayız ama isterseniz El-Hayy ve El-Kayyûm isimleri üzerine duralım. El-Hayy ismini bendeniz “ezelî ve ebedî bir hayat ile diri olan” şeklinde anladım. Bu doğru mudur?
Ârif: Allah’ın en güzel isimleri hakkında mülahazada bulunmak zat-ı âliniz ve bütün Müslümanlar için faydalı olur inşallah. Allah-u Teâla, Hayy ve Kayyum’dur. O ölümsüz diridir. Zâtıyla Hayy’dır. Hayatiyet O’ndan gelir. O’nun hayatiyeti gelip geçici değildir. Üstelik Allah-u Teâla, bütün hayatların kaynağıdır. Kendisi hep diridir. Allah’ın diri oluşu, yaratılmış varlıklarda olduğu gibi organik bir canlılık değildir. Hayy, geniş anlamıyla hiç bir şeyden gâfil olmayan, hata yapmayan, kâinatta kendisinden hiç bir şey gizli olmayan demektir.
Soru: Kur’ân’da Hayy ismi, hangi bağlamda ele alınmıştır?
Ârif: Mümin sûresinin 65. âyetinde Allah, Kendisinin “Hayy” olduğunu şu şekilde beyan ediyor: “O, Hayy’dır. O’ndan başka ilâh yoktur; öyleyse dini O’na halis kılanlar olarak hep O’na dua edin…” Allah, Müslümanlardan Kendisine içten bir bağlılıkla dua etmelerini istemektedir. İşte Hayy ismi, bütün varlık âlemini yoktan var eden, onların her türlü ihtiyaçlarını rahmetiyle gören, Müslümanların dualarına cevap veren Allah’ın, vacip olan Zâtına münasip, bir kutsî hayatı olduğunu ders verir.
Soru: Bu âyette canlılık emareleri taşımayan putlara tapılmaması gerektiğine yönelik bir ikaz da var mıdır?
Ârif: Aferin. Bu çok önemli bir tespit. Çünkü Allah’a nispet edilen bütün lütuflar, öncelikle O’nun hayat sıfatına sahip olmasıyla izah edilebilir. Hayy kelimesinin zıddı, ölü ve cansızdır. Ölünün sıfatları ise, bilmemek, görmemek, işitmemektir. Cansız varlıklar olan bütün putlardan bu hayatî özellikler beklenemez. Şu halde dua ve ibadette de şirkten korunmak gerekir. Sadece Allah’a sığınmak ve O’ndan istemek gerekir.
Soru: Gelelim El-Kayyûm ismine.Bu ismi, “mahlûkları varlıkta durduran, Zâtı ile kâim olan” şeklinde anlayabilir miyiz?
Ârif: Evet. Cenab-ı Hak, Kayyûm’dur. Her şey O’na muhtaçtır. Her şey, O’nunla ancak kâimdir, vardır. Cümle mahlûkat ve mevcudat kâimliğini, hayatî devamlılığını O’ndan alır ve O, zat-ı ecel-i âlâ, mevcudat ve mahlûkatının kâim olması, hayatta kalabilmesi için, her ne türlü ihtiyaç varsa onu dahî kâim kılan, hayatta tutan veya ayakta tutan Allah’tır.
Soru: Bunu somut olarak nasıl daha iyi anlayabiliriz?
Ârif: Örneğin insan vücudunu düşünelim. İnsanın vücudunun ayakta durabilmesi ve fonksiyonlarını ifa edebilmesi için, insan nefes alabilmeli, yemek yiyebilmeli, su içebilmeli ve hareket edebilmelidir. Ayrıca iç organlarımızda ölen hücrelerin tekrar yenilenmesi gerekir. Bütün bu hayatî ihtiyaçları karşılayan işte Allah’ın kayyumiyetidir.
Soru: Yani demek istiyorsunuz ki kayyumiyetin sahası maddî, manevî cümle mevcudatı içine alacak kadar geniştir. Bu bağlamda El-Hayy ve El-Kayyûm isimleri arasında sanki sıkı bir bağ varmış gibi geldi bana. Ne dersiniz?
Ârif: El-Kayyûm ismi, her şeye sirayet eder, bütün âlemi ve varlığı içine alır ve dolayısıyla varoluşsal boyutuyla bütün kevnî hakikatler ve ilâhî isimler bununla kâim olur, geçerlilik kazanır. Kayyûmluk, bizzat Hayy’ın bir sıfatı olduğuna göre, el-Kayyûm her durumda el-Hayy’a eşlik etmiştir. Hiç şüphesiz el-Hayy ismi, kendilerine sirayet ettiği için, her şeyde hayat bulunduğu sabit olmuştur. Şu halde, her şey “Hayy” yani “diri” olduğu gibi, aynı şekilde her şey, kendilerine kayyumluk sirayet ettiği için kâimdir.
Soru: Ama kayyumiyetin sırrında sanki bir yönüyle yok edilenin anında yeniden hayatiyet bulması gibi ilginç bir devamlılık var. Buna mesela hücrelerde görmek mümkün. Ne dersiniz?
Ârif: Bu da doğru bir teşhis. Hakikaten kayyumiyetin mahiyetinde hem yok etme, hem de yeniden var etme sırrı vardır. Bunu idrak eden bir mümin, El-Hayy ve El-Kayyûm isimlerinin mazharına nail olur, manevî derecesi artar ve kendini Allah’a daha yakın hisseder. Bu iki ilahî ismi sürekli olarak zikreden bir Müslümanın kalbinde muhakkak ki yeni ilham kaynakları zuhur eder. Ancak şu hakikat da unutulmamalıdır. Cenab-ı Hak, bir Müslümana bir lütfu olarak idrak kabiliyeti veriyor, onu manen yüceltiyor ve onu hayırlı hizmetlerde istihdam ediyorsa, bu, kişinin emeğinden ve tasarrufundan ziyade C. Hakkın tasarrufundandır. Yani müminin manevî tekâmülü ve hizmet sahası bu iki esmanın tesiriyle zahir olur.
Soru: Bir Müslümanın bu ilahî lütfu elde edebilmesi veya koruyabilmesi neye bağlıdır?
Ârif: Cenab-ı Hakk’a ibadet, tevekkül, tam teslimiyet ve O’ndan razı olmuş halinin semeresi, her zaman görülebilir. Kişi, her halükârda ve her zaman Rabbinden razı olacak, O’nun rızasına muvafık hizmette bulunacaktır. Bu manevî tutum ve davranış, kişinin kalıcı karakteri olması ile birlikte bu esmâ, kişide müsemma haline gelir.
Soru: Yani tam olarak bundan ne anlamalıyız? Ne demek “”esmâ, kişide müsemma halini alır”?
Ârif: İstersen bu soruna Peygamberimizin (sav) Rabbinden rivayet ettiği hadis-i kutsilerden birisiyle cevap vereyim. “…Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum…”[1]
Soru: Vay canına. Şimdi anladım. Demek ki esmâ, bir Müslümanın zihninde, kalbinde ve ruhunda hayatiyet bulur ve o kişi de esmâ’ya uygun olarak kulluk görevini ihlâsla yerine getirir ise onun en büyük dostu Allah olur. Bu durumda Allah, sevdiği kulunu her yönüyle korur. Doğru mu?
Ârif: Aynen. Evladım! C. Hak, Kur’ân’da “Beni anın, ben de sizi anayım”[2] demiyor mu? Diyor. O halde O’nu, El-Hayy ve El-Kayyûm gibi en güzel isimleriyle analım ve bu isimlerle O’na dua edelim. Bunu günlük hayatımızda, iş yaparken dahî sürekli olarak ve hem de çokça yaptığımızda Allah bizleri hem dünyada, hem de ahirette inayetiyle felaha, saadete ve huzura eriştirecektir.[3] İşte akıllı ve şuurlu Müslümanlar, onun için esmâ-ül hüsna’yı öğrenmeli, manalarını anlamalı ve O’nun isimlerine layık olacak bir hayat yaşamalıdır vesselâm.
[1]  Buhârî; Rikak: 38.
[2] Bakara:152.
[3] Enfal: 45. Nur: 37.

Hak Yolcuları


Soru: Hocam! Hakikat Nedir?
Ârif: Hakikat, zâhirin yani görünenin ardında perdelenmiş gizli mana, manevî hayatın en ileri boyutta yaşanarak, ilahî sırlara âşina olabilmektir. Zahirden manaya, manadan da hakikate ulaşılabilir. İbn Sinâ’ya göre hakikat, her bir varlığın kendisi için gerekli olan ve ona belli bir gerçeklik değeri kazandıran özelliğidir. Yani her şeyin bir hakikati vardır ve o şey, bu hakikatle ancak kendi kendisi olur. Bu anlamda hakikat, hem ispat edilebilir somut varlık, hem de manevî açılımla ferasetle belirlenebilen kendine has özel varlıktır. Hakikat, her eşyada tecelli eden esmâ-i hüsnadır, eşyanın gerçek mahiyetidir. Hakikat haktır, Hak ise yücedir ve hiçbir şey ondan daha üstün değildir.
Soru: O halde hakikat erleri de, hakikati bize anlatan ilim sahibi maneviyat büyüklerimiz midir?
Ârif: Evet evladım. Hakikat erleri, hakikat mesleğini samimiyetle üstlenmiş İslâm davasına sadık olan Allah dostlarıdır.
Soru: Hocam! Geçmişte çok değerli hocalarımız ve İslâm âlimlerimiz hakikatleri söyledikleri için, halkın ekseriyeti tarafından anlaşılamadığı gibi despotik rejimler tarafından da zulme uğramıştır. Bunu nasıl izah edersiniz?
Ârif: Şemseddîn-i Sivasî Hazretleri bir beytinde şöyle der “Hakka makbul olmak ister, halka menfur olmadan.” Yani “Hakikati söylemek, halkın bazı kesimlerinin nefretini çekebilir.” Maneviyat büyüklerimiz, Peygamberimizin (sav) varisleri olarak Hakkı kaim kılmaya gayret gösterir, çünkü Hak Teâlâ, kullarında ve kâinatta Hakkın kaim kılınmasını arzu eder. Onlar sadece vazifelerini yerine getirir. Neticeye ulaşmak, Allah’ın takdiridir. Bu bilinçle hakikat erleri, çoğu zaman kınanır, sû-i zanna ma’rûz kalır. Ancak Hak yolcuları, tevekkül, teslimiyet, sabır ve şükür sayesinde bu gibi durumlardan aşkları tazelenmiş olarak çıkar.
Soru: Halktan Hakka riayet etmeyenler veya edemeyenler, Allah’a düşman mıdır?
Ârif: İçlerinde zalim olan özellikle yöneticiler, düşmanlıklarını sinsice gizler ve halka yönelik olarak İslâm tebliğcilerini mürteci/gerici gibi değişik negatif vasıflarla aşağılamak ister ve dolayısıyla hakikatleri anlatmak isteyen âlimleri ve onların yolundan giden şuurlu Müslümanlara düşmanlık eder.
Soru: Peki, zalim olmayan diğer sosyal kesim, neden hakikatlere kulak verip Allah’ın emirlerinden uzak kalmayı tercih eder?
Ârif: Bulgaristan Köstence’de yaşamış olan şeyh Ankazade Halil Efendi’nin Makedonya’da Tuti İhsan Efendi adında ehl-i kalp bir gence yazdığı bir mektubunda ifade ettiği gibi gaflet içinde olan bu sosyal kesimin üyeleri tıpkı diş ağrısından inleyen çocuklar gibidir. Nasıl ki dış hekimine gittiklerinde kendilerini tedavi etmek isteyen doktoru düşman olarak görür, ondan kaçmak ister, “Hain kişi, neden bana bunu yapıyor?” der ve idrâk etmez işte bu kesim de cahilliklerinden olsa gerek maalesef İslâm âlimlerine böyle acaip bir tepki gösterir. Hâlbuki bilmezler ki o fedakâr kişiler, bir manevî pedagog hüviyetinde insanlara merhamet ettikleri için, büyük bir sosyal sorumluluk üstlenmiştir.
Soru: Hocam! Bazı İslâm âlimleri, ilim ve kitaplarıyla nasihat ediyor, bazıları ise bizzat halkın içine girerek, sosyal ve manevî tebliğde bulunuyor? Hangisi Allah katında daha makbuldür?
Ârif: İki hizmet türü de birbirini aslında tamamlar. Herkes gerekli eğitimi aldıktan sonra Allah rızası için, kendi mizacına ve kabiliyetine göre hizmet edebilir. Ancak gaflet içinde olan Müslümanlara yazılarla “Şunu tut, bunu yap, bunu yapma, bu günahtır, bu sevaptır!” demek kolay şeydir. Karşıdakini uygun bir lisanla tebliğ etmek, ikna etmek, terbiye vermek için meşakkate maruz kalmak, ayrı bir sabır ister. En efdalı, teorik yönüyle hem bilgili olmak, hem de pratik boyutuyla tecrübeli olmak.
Soru: O halde her İslâm âlimi veya maneviyat büyüğü mutlak anlamda mürebbi yani sahada çalışan bir manevî pedagog değildir. Doğru mu?
Ârif: Doğrudur. Şart da değildir. Bu da Allah’ın tecellîlerindendir. Bazı âlimler, ilim ve terbiyenin anlamını özel olarak seçtikleri talebelerine anlatır ve bu talebeler de, aldıkları derin eğitim ve hocalarının himmeti ile sosyal alanda daha etkili hizmet verebilir. Yalnız büyük makam sahibi olan maneviyat erbabının hemen hepsi hem mürebbi, hem de âlimdir.
Soru: Hocam! Hak erleri, hakikati anlatmakla yükümlüdür. Demek ki bu makama gelebilmek için, hakikat erlerinin tezkiye-i nefisten geçmiş olmalıdır? Haklı mıyım?
Ârif: Tezkiye-i nefis, her Müslüman için lazımdır. Yani her Müslüman, Allah’ın yasaklarından sakınmalı ve emirlerine uymalıdır. Her akıllı Müslüman, ibadet, haram, helal olarak dini, hayatına tanzim etmekle yükümlüdür. Ama hakikat erleri için bu yeterli değildir.
Soru: Bunun daha da ötesi var mıdır?
Ârif: Tezkiye-i nefsin bir ileri merhalesi, kalpteki kötü duygulara yönelik meyli kaldırmak, kalpten geçen hayırlı işler için ise acele etmektir. Zira nefis, kalpten yüz bulur da şımarıverir. Hakikat eri, “kalbimden bir kötülük geçti ama uygulamadım” derse nefsi emmareye prim vermiş olur ve manevî yüceliğini yitirmeye başlar. Çünkü edep kalpte başlar ve orada tekâmül eder. Bu yönüyle bir hakikat eri, diğer Müslümanlardan farklı olarak yaptıklarına tövbe etmekten ziyade kalbinden geçirdiklerine bile istiğfar eder. İşte gerçek hakikat erleri, halkta gördüğü iyiliklerin Hak’tan, halkta gördüğü kötülüklerin kendi nefsinden olduğunu düşünerek, kendini sorumlu hisseder, vazifesini layıkıyla yerine getirmediği ıstırabıyla halkı manen uyarma ve hakikati haykırma ihtiyacı duyar.
Soru: Hocam! Bir dua istesek?
Ârif: Vakitler hayır olsun. Şerler defolsun. Âsiler ıslah olsun. Münkir ve münafık perişan olsun. Kalplerimizden boş işler ihraç olsun. Kalp gözlerimiz açık olsun. Ramazanımız, oruçlarımız ve ibadetlerimiz kabul olsun. Amin.

10 Mayıs 2020 Pazar

Hz.Mevlana Aşk Sözleri


Sen böyle güzelken bana söz düşmez. Bakma böyle yazılar yazdığıma, ben aslında Oku! Emrine amade seni okuyorum sevgili. (Hz. Mevlâna)
Sevgi şifadır. Sevgi güçtür. Sevgi; değişimin mührüdür. (Hz. Mevlâna)
Gönlüm gürültüsüz, patırtısız, harfsiz, sessiz bir söz istiyor! -Hz. Mevlâna
Sevdiğini hiç gitmeyecekmiş gibi seversen, gittiğinde de hep gelecekmiş gibi beklersin.
Aşıkların gönüllerinin yanışıyla, gözyaşları olmasaydı dünya su olmazdı. Ateş de…
Zorsa sev ama sevmiyorsa zorlama…
Gönül almayı bilmeyene gönül emanet edilmez.
Birini seviyorsanız, onu Allah’tan isteyin Kalpler Allah’ın elindedir.
Güneşin ışığı pisliğe vursa bile pislenmez, ışıktır o. (Hz. Mevlâna)
Aşk nedir, bilmiyorsan gecelere sor, şu sapsarı yüzlere, şu kupkuru dudaklara sor. (Hz. Mevlâna)
Sır gibi seversen eğer muradın gerçekleşir. Çünkü tohum toprağa gizlenirse yeşerir.
Duamdaki gözyaşım kadar edepliydi. İçime düşen aşkın… Ey benim beşeri aldanışım, ben seni kalbime koyana sevdalıyım.
Bir gün gelir, açmaz dediğin çiçekler. Gitmez dediğin dertler gider. Bitmez dediğin zaman geçer. Hayat öyle bir sır ki; önce şükür, sonra sabır, sonra da inanmak gerek.
Senin dünyaya bakan penceren kirli ise, benim çiçeklerim sana çamur görünür.

Sevenler en sonunda bir yerlerde buluşmazlar. Onlar en başından beri birbirlerinin içindedirler.

Üstünün dostu ol ki üstün olasın. Kendine gel be hey azgın, mağluplarla dost olma! Münkirin delili ancak ve ancak şudur: Ben şu görünen yurttan başka bir şey görmüyorum! Hiç düşünmez ki nerede görünen bir şey varsa o, gizli hikmetleri haber vermektedir. Her görünen şeyin faydası, faydanın ilaçlarla gizli oluşu gibi o şeyin içinde gizlidir.
Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
Yine gel, yine gel, her ne olursan ol yine gel
İster kafir, ateşe tapan, putperest ol yine gel
Bizim bu dergahımız ümitsizlik dergahı değildir
Yüz defa tövbeni bozmuş olsun da yine gel."
Cahil insan, gülün güzelliğini görmez, gider dikenine takılır. (Hz. Mevlâna)
Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç? -Hz. Mevlâna
Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır. (Hz. Mevlâna)
Akıl padişahı kafesi kırdı mı, kuşların her biri bir yöne uçar. -Hz. Mevlâna
Misafir Gelecekmiş Gibi Evini Ölüm Gelecekmiş Gibi Kalbini Temiz Tut. (Hz. Mevlâna)
Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç? -Hz. Mevlâna
Sevgini vermesini öğren. Çünkü gönlün anlasın ki hepsine yer varmış. Sevgisiz insandan dünya, unutma ki korkarmış. (Hz. Mevlâna)
İyilik aradın mı, insanda kötülük kalmaz. -Mevlana Celaleddin Rumi
Gönlüm dilime dargın, dilim gönlüme, Gönlüm duygularını anlatamadığı için kızarken dilime, Dilim anlatamayacağı şeyleri düşündüğü için kızıyor gönlüme" (Hz. Mevlâna)
Bir Günah İşlediğinde Hemen Tövbe Et İnsan Suya Düştüğü Değil Sudan Çıkmadığı İçin Boğulur (Hz. Mevlâna)
Tam inanç aynası kesilen kişi, kendini görse bile, Tanrı'yı görmüş olur. -Hz. Mevlâna
Açlık, ilaçların padişahıdır. Hekimler niye perhiz verir düşünsene. -Hz. Mevlâna
Her zaman doğruyu söyle, ama her zaman her doğruyu değil. (Hz. Mevlâna)
Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner? -Hz. Mevlâna
Gerçek Aşk’ı bilen kalp bir damla suya bile hürmetle bakar. -Hz. Mevlâna
Konu ne olursa olsun, verdiğin 'üzüntü' ve aldığın 'ah' bir cam parçasından daha keskindir, dönüp dolaşıp üzerine basarsın. (Hz. Mevlâna)
Rabbim, kalbim'e değen sızıları ince, ince söz eyle,Yüzüme değen gözyaşlarıma Rahmet eyle. -Hz. Mevlâna
Aşk, öyle engin bir denizdir ki ne başlangıcı ne de sonu vardır. -Hz. Mevlâna
Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, Huzur ise bir ibadetin karşılığıdır. -Hz. Mevlâna
Dünya sevgisi, dünya geçimiyle savaşma yüzünden sana o ebedi azabı ehemmiyetsiz gösterir. Ölümü bile ehemmiyetsiz bir hale getirirse  bunda şaşılacak ne var ki? O sihriyle bunun gibi yüzlerce iş yapar!
Eşekten şeker esirgenmez ama eşek, yaratılışı bakımından otu beğenir.
Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir. Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.
İyi dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.
Şunu iyi bil ki safları yaran, her şeyi yenen aslanla savaşmak kolaydır; gerçek kahraman odur ki önce kendi nefsini yener.
Meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler.
Yüz binlerce birbirine benzeyenleri seyret de aralarında ki yetmiş yıllık farka dikkat et.  İki şey birbirine benzeyebilir: Acı su da berraktır, tatlı su da…
Aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür;  düşman kalkar dostun olur. Öyle garip bir dünya, olmaz dediğin ne varsa olur.
"Ey Müslüman, edep nedir?" diye sorarsan bil ki edep,  ancak her edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektedir. Kimi, "falan adamın huyu kötü, tabiatı fena" diye  şikayet eder, görürsen,  Bil ki, bu şikayetçinin huyu kötüdür;  kötüdür ki o kötü huylunun kötülüğünü söylüyor!  Çünkü iyi huylu, kötü huylulara, fena tabiatlılara  tahammül eden, onların kötülüğünü söylemeyen kişidir.
Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?
Nice bilginler vardır ki gerçek bilgiden, hakiki irfandan nasipsizdirler. Bu ilim sahipleri, bilgi hafızıdır, bilgi sevgilisi değil.
Balığa, denizden başkası azaptır.
Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir, helvadır.
İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir; kötüyse de. Hoş nahoş.. gönlüne gelen her şey senden, senin varlığından gelir.
Ey oğul, herkesin ölümü kendi rengindendir. Düşmana düşmandır, dosta dost!
Göğsünün içindekini hakiki gönül sanan kimse,