28 Ocak 2017 Cumartesi

Tasavvufta Fena fillah, Beka billah.

Allah'ta yok olma anlamında tasavvûfi bir tabir. Fenâ; yok olma, varlığın sona ermesi manalarına gelir.
Tasavvufta fenâ, Allah'ın zatî hariç onun bütün sıfatları ile muttasıf olmak anlamına gelir.
Kul, kulların sıfat ve fiillerini terkettikçe Allah'ın sıfatlarıyla yani Allah'ın görme, işitme vs. gibi sıfatlarıyla muttasıf olur.
Kul Allah'a yönelip ona teslim olunca "Ben onun gözü ve kulağı olurum..." hadis-i şerifinde belirtildiği gibi olaylara Allah'ın nazarı ile bakmaya başlar.
Ayrıca fenâ; kötü huy ve özelliklerin terkedilip güzel olan sıfat ve özelliklere sahip olmak demektir (Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Funûn, İstanbul 1984, I, 1157).
Tasavvufî anlayışta kullanılan Fenâ fillah ve karşıtı olan Bekâ billah kavramları ilk devre sûfilerinde görülmemektedir.
Bunların ilk defa Ebû Said Harrâz (297/910) tarafından kullanıldıkları kabul edilir.

Ebu Saîd Harrâz'a göre "Fenâ fillah; kulun kulluğunu görmekten fânı olması, bekâ billah ise; kulun Allah'ın huzurunda bâki ve var olmasıdır."
Fenâ ve bekâ diye kısaltılarak kullanılan bu terimlere mutasavvıflar çeşitli yorumlar getirmişlerdir. "Kötü huy ve davranışlardan fânı, ilimle bakî olmak; gafletten fânı, zikirle bakî olmaktır" gibi tarifler çok yaygındır.
Fenâ'yı mahv, bekâ'yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur'an-ı Kerîm'de: "Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır" (er-Rahman, 55/26-27).

Fenâ, manevî bir haldir. Sürekli olup olmadığı tartışılmış ve sûfilerce genel olarak geçici olduğu kabul edilmiştir. Bu hal, bir manevî sarhoşluk ve kendinden geçme hali olduğundan; sekr, gaybet ve cem'i ile benzerlikler göstermekte olup, bunların en üst derecesi olduğu kabul edilmektedir.
Fenâ, tevhîd'in başlangıcı, seyrü sulûkun geçilme yeri ve tasavvûfî terbiyedeki yolculuktur. Ebu Yakub Nehrecorı (330/941) "Fenâ; kulun, varlığını görmekten geçmesidir" der. Bu tarifin Muhyiddin b. el-Arabı (638/1240) ile Seyyid Şerif Cürcânî (816/1413) tarafından benimsendiği görülmektedir. Hatta İbnü'l-Arabî, fenâ halinin Cibril hadisinde geçen "İhsan; Allah'ı görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Sen O'nu görmesen de, O, seni görür" kısmına uygunluğunu ileri sürer.

Cürcânî, riyâzet ve mücahededen sonraki fenânın, istiğrakta yaşanan fenâdan farklı olduğunu savunur (Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1985, s.161-165).
Fenâ hâli, beşerî sıfat ve özelliklerden sıyrılarak ilâhi vasıf ve özelliklere kavuşma olduğundan bu halde "Vasıfta birlik" gözetilmiş olup, zatî birlik iddia edilmemektedir (Tehânevî, a.g.e., II, 1158).
Cüneyd Bağdâdı (297/910) Fenâ'yı üç kademede değerlendirir:
1) Amel ve ibadetleri yerine getirmek için gayret etmek, nefse karşı çıkmak suretiyle kötü sıfatlardan fânı olmak.
2) Tamamen Allah'a yönelerek, ibadetlerden zevk alma duygusundan da fâni olmak,
3) Nihayet, Allah'ı müşâhede etmenin farkına varmaktan da fâni olmak...
Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü'l-Fenâ denir.
Cüneyd-i Bağdadî'ye göre fenâ fillah; "Allah'ın kulunu kendinde yok etmesidir." Fenâ, Allah'ın sevdiği kulunda gösterdiği bir haldir, çalışmayla elde edilmez (el-Kelâbâzî, et-Taarruf, s.128).

Fenâ fillah makamları, üç sarhoşluk (manevî) mertebelerini kapsar. Bunlar, Tevhîd-i Ef'al, Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât'tır. Sâlik, bu mertebelerde kendi mevhum fiil, sıfat ve zatından ayrılır. Tasavvuftaki bu anlayışa göre insanın fiilleri ve sıfatlan Allah'ın fiil ve sıfatlarıyla birleşir yani Tevhîd-i Ef'al ve Tevhîd-i Sıfat olur. Son mertebede de Allah'ın zat-ı ile birleşir ki buna da "Tevhîd-i Zat" denir. Bu mertebelere seyr-i sulûk adı verilir. Bu da fenâ fillah yani Allah'ta yok olma anlamında kullanılmaktadır. Şayet kulun Allah'ın fiil ve sıfatlarını ideal kabul edip onlara benzemeye çalışıyorsa yani kulun Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanması anlamında kullanılıyorsa bu İslâm akidesine aykırı bir durum arz etmez. Ancak kul bu mertebede ilâhı sıfatlarla muttasıf, Allah'ın sahip olduğu özelliklere sahip olur anlamı kastediliyorsa bu kesinlikle İslâmî akide ile uyuşmaz.Kişiyi sirke sürükler.

Ayrıca "Tevhîd-i Zat"tan kasıt sâlikin Allah'ın zâtı ile birleşmesi ve Allah ile sâlikin zatlarının bir ve aynı olması, anlamında kullanılıyorsa bu Budizm'deki Nirvana'nın bir başka ifadesi olup şirktir. Zira İslâm'da buna dair Kur'ân ve sünnette bir delil yoktur. Bu tâbirlerin Hz. Peygamber, sahabe ve Tabiun devrinde kullanılmadığı ve bilinmediği gayet açıktır.
Tehânevî, "Mecmaus-Sulûk" adlı tasavvufi eserden yaptığı nakle göre fenâ; Allah'tan başka hiçbir şeyi görmemek, kendini ve bütün eşyayı unutmak, o zamanda her şeyi ona rabb olarak görünür. Artık ondan başka hiçbir şey bilmez ve hiçbir şey görmez olur. Böylelikle ondan başka hiçbir şeyin olmadığına inanır, kendini de "o" sanır ve "Hak benim" der. Varlık aleminde de Allah'tan başka hiçbir şeyin olmadığına inanır (Tehânevî, a.g.e., II 1158).

Böyle bir durum mutasavvıflar, sofistlerin eşyanın hakikatını inkâr ettikleri gibi Cenâb-ı Allah'ın her eşyada teccelli ettiğini zannederler ki bu da Allah'ın eşya ile ittihadı demek olup Allah'ın vahdaniyet ve muhalefetun li'l-havadis sıfatlarına aykırıdır.

Fena fillah, beka billah tabirleri genellikle beraber açıklanır.
Fenâ, yok olma, zevâl, bekâsızlık anlamlarına gelir. Tasavvufta ise, insanın kendinden ve bütün mâsivâdan geçip deryâ yı ehâdiyette müstağrak olmasıdır. (2)

Zâhirde fenâ, kuldan her türlü kötü huyun gitmesi, bekâ da her türlü iyi huyun kalmasıdır. Hakîkatte ise fenâ, kulun kendi sıfatlarından yok olup, Allah'ın kendisinden istediği şeyde bâkî olmasıdır. Fenâ, kulun kendi hâllerinden geçip, hâlleri evirip çeviren Allah ile bâkî olmasıdır. (Sülemî, Tasavvufun Ana İlkeleri, s.33.)

Fenâ, kulun nefsânî ve behimî haz ve arzularından fânî olması, kendinden geçerek temyîz özelliğini kaybetmesi, daima içinde kendini yok ettiği varlıkla meşgul olduğu için eşyâdan da fânî olması manasına gelmektedir. Fenâdan sonra gelen bekâ, kulun nefsine ait şeylerden fânî, Hakk'a ait olan şeylerle bâkî yani nefsinden fânî, Hak ile bâkî olmasıdır. (2)

İnsânı kâmil, fenâ fillâh mertebesine eren insana denir. Fenâ fillâh olmak tabiri "başerî irâdeyi Yaratıcı'nın irâdesinde eritmek" manâsına gelir.

Cüneydi Bağdâdî (k.s.) fenâyı üç mertebeye ayırır:

Birincisi: Amellerini yaparak, cehd ve gayret sarfederek, nefsine muhâlefet ederek ve onu istemediği amelleri yapmağa zorlayarak kötü sıfatlardan, huylardan ve tabiî özelliklerinden fânî olmaktır.

İkincisi: Hakk'ın senden istediği şeye uymak, seninle onun arasında hiç bir vasıta kalmamak, her şeyden kesilip sırf O'na teveccüh etmek için ibâdet ve taatlardaki zevk alma düşüncelerinden fânî olmaktır.

Üçüncüsü: Vecdin mertebesinde Hak şahidi (nuru) galebe edince, artık Allah'ı müşâhedeye ermenin farkına varmaktan da fânî olmaktır. İşte o zaman sen fânî bâkîsin. Fizikî varlığın (resmin) kalır, ama ismin (ferdiyetin) kalkar, artık sen başkasıyla var olursun. (3)

Fenâ sâlikin noksanının zevâli, bekâ ise sâlikin kemâlinin kıyâmıdır. (İz, a.g.e., s.188.)

"Sizin yanınızda olan fânîdir, Allah'ın nezdinde olan ise bâkîdir." (Nahl, 16/96).
"Yeryüzünde olan her şey fânîdir. Zü'l celâl ve'l ikrâm olan Rabb'ının yüzü ve zatı ise bâkîdir." (Rahmân, 55/26, 27).
Fenâ, yokluk, hiçlik ve geçici olmaktır. Bekâ ise kalıcı ve daimî olmaktır. Fenâ kötü sıfatların zail olması, bekâ da iyi sıfatların kalmasıdır. Kötü fiilleri terk eden kimsenin şehevî ve nefsanî arzuları fenâ bulmuş, ihlâs ve hüsn i niyyet bâkî kalmış olur. Dünyâdan kalbî râbıtayı koparan kimsenin kalbi, dünyâ tutkusundan fenâ bulmuş demektir. Dünyâ tutkusu ve kötü niyyetler fenâ bulunca fütüvvet ve doğruluk bâkî kalır.
Fenâ kulun fâiliyyet şuurunu kaybetmesi, "abd"in yerine fâil olarak Allah'ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye de ifâde edebileceğimiz; bu hâl'de, kulun yerine Allah kâim olur; Allah görür, duyar ve tutar. Bu suretle "Ben kulumu sevince onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum." (Buhârî, Rikak, 38) hadîsi kutsîsi gerçekleşmiş olur. Kul Allah ile o kadar meşgul olur ki nihâyet "benlik" şuûrunu kaybeder. O şuûrunun yerine yine Allah geçer. Bu hâle zikirle erişilirse buna: "el fenâ fi'l mezkûr"; muhabbetle erişilirse "el fenâ fi'l mahbûb" denilir. Fenânın en yüksek derecesi "fenâ ani'l fenâ"dır. Bu da fenâ hâline erme şuûrundan da fânî olmaktır. Bu hâle "fenâ ender fenâ" hâli de denir. Fenâ hâlindeki kul, bazı beşerî sıfatlardan kurtulursa da, beşeriyyet sıfatından tamamen çıkmaz. Böyle bir iddia yanlış olur, küfrü gerektirir.

Tasavvufta fenâ kavramı, değişik açılardan belli tasniflere tâbi tutulmuştur.

a. Fenâ yı zât: Bir kimsenin kendini yok kabul etmesi, kendinde varlık görmemesi, hakîkî varlığın Allah olduğunu düşünmesidir.

b. Fenâ yı sıfât: İnsanın beşerî sıfatlardan sıyrılmasıdır.

c. Fenâ yı efâl: Kulun fiil ve hareketlerinde adem-i şuûrdur. Bu sebepten tasavvuf kitaplarında fenâ, fakr kelimesiyle bir arada ve eş anlamlı olarak kullanılmıştır.

Fenânın bir de seyru sülûk sırasındaki eğitim sürecine göre sıralanan çeşitleri vardır.

a. Fenâ fi'l ihvân: Tarîkatta ihvân ve kardeşlik sevgisini gönüle yerleştirip arzu ve isteklerini kendi arzu ve isteklerinin önünde tutmak, onlarla sevgiyle kaynaşmaktır.

b. Fenâ fi'ş şeyh: Sâlikin şahsî irâde ve arzularını şeyhinin arzu ve iradâsinde yok etmesi, kendi arzu ve irâdesinin yerine şeyhinin arzu ve irâdesini koymasıdır.

c. Fenâ fi'r Rasûl: Sâlikin şeyhinde fenâyı yaşadıktan sonra Hz. Peygamber (asm)'in şahsında sevgi ve aşkla erimesi, onun şahsiyetinde fenâ bulmasıdır. Rasûlullah (asm)'ın sıfat ve ahlâkını benimseyip onunla bezenmesidir.

d. Fenâ fillâh: Sâlikin kendi sıfat ve vasıflarından sıyrılıp Allah'ın sıfatlarıyla bezenmesidir.(4)

Bu konu ile ilgili olarak Hucvirî şunları ifade etmektedir: Ma'lum olsun ki, fenâ ve bekâ ilim dilinde (zâhir uleması arasında) bir manâya, hâl dilinde (sûfiler arasında ) ise başka bir manâya gelir. Zâhir ehli bu tabirde hayret ettikleri kadar başka hiç bir tabirde hayrete düşmüş değillerdir.

Lügatin gereğine göre ve ilim dilinde bekâ kelimesinin üç manâsı vardır: Birincisi: Baş tarafı da son tarafı da fenada olan şeydir; bu dünyâ gibi. İkinci bekâ: İlk önce kesinlikle mevcut olmayan, fakat sonradan var olan ve hiç bir zaman fânî olmayacak olan varlıklar. Âhiret, cennet, cehennem ve orada bulunanlar gibi. Üçüncü manadaki bekâ: Mevcudiyeti hiç yok olmamış ve asla yok olmayacak olan varlık. Şânı yüce olan Hakk'ın ve sıfatlarının bekâsı böyledir. Fenâ ilmi dünyânın fânî olduğunu bilmen, bekâ ilmi de âhiretin bâkî olduğunu bilmendir. Zîrâ Hak Teâlâ "Âhiret daha hayırlı ve daha bâkîdir." (A'la, 87/17) buyurmuştur.

Hâldeki bekâ ve fenâ (tasavvufî manâdaki bakâ ve fenâya gelince) şudur: Cehâlet fânî olunca ilmin bekâsı zaruridir, bilgisizlik yok olunca, mutlaka bilgi var olur. Asilik hâli fânî olunca, itaat hâli bâkî olur. Kul için ilim ve taat hasıl olunca, o zaman zikrin bekâsı ile de gaflet fânî olur. Yani kul Allah katında ilim sahibi olur ve bu ilmi de bâkî ve daimî olursa, onunla cehâlet fânî olur. Gafletten fânî olunca O'nun zikri ile bâkî olur. Güzel vasıfların kâim olması ile kötü vasıfların iskatı budur. Ebû Saîd Harrâz (r.a) bu mezhebin sahibi olarak; "Fenâ, kulun ubûdiyeti görmesinden fânî olmasıdır, bekâ ise kulun, ulûhiyetin şahidi (ve tecellilerini temâşâ etmesi) ile bâkî olmasıdır." Fenâ ve bekâ hâlinden ilk önce bahseden odur. (5)

Fenâ-fillâh: Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmekten fanî olup gerçek kul olma noktasına ulaşması anlamında bur tasavvuf terimidir. (Mustafa Kara, "Fenâ", DİA., XII, 333) Bekâ-billâh ise: Kötü huy ve sıfatlardan arınan salikin iyi huy ve sıfatlar edinmesi, kendisinden fanî olup Hak ile beraber olması anlamına gelen bir tasavvuf terimidir. ("Bekâ", DİA., V, 359)

Allah'ta yok olma anlamında tasavvûfi bir tabir. Fenâ; yok olma, varlığın sona ermesi manalarına gelir. Tasavvufta fenâ, Allah'ın zatî hariç onun bütün sıfatları ile muttasıf olmak anlamına gelir. Kul, kulların sıfat ve fiillerini terkettikçe Allah'ın sıfatlarıyla yani Allah'ın görme, işitme vs. gibi sıfatlarıyla muttasıf olur. Kul Allah'a yönelip ona teslim olunca "Ben onun gözü ve kulağı olurum..." hadis-i şerifinde belirtildiği gibi olaylara Allah'ın nazarı ile bakmaya başlar.

Ayrıca fenâ; kötü huy ve özelliklerin terkedilip güzel olan sıfat ve özelliklere sahip olmak demektir. (Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Funûn, İstanbul 1984, I, 1157).

Ebu Saîd Harrâz'a göre "Fenâ fillah; kulun kulluğunu görmekten fânı olması, bekâ billah ise; kulun Allah'ın huzurunda bâki ve var olmasıdır."

Fenâ'yı mahv, bekâ'yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur'an-ı Kerîm'de:

"Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır." (Rahman, 55/26-27).
Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü'l-Fenâ denir.

Kaynaklar:
(1) bk. Şemsettin Sâmî, Kâmûs u Türkî, İkdâm Matbaası, İst., 1318; Ofset 3. bs., Çağrı Yayınları, İst., 1989, s.1005.
(2) bk. Ebûbekir Muhammed Kelâbâzî, et Ta'arruf li Mezhebi Ehli't Tasavvuf, Tahkîk, Mahmûd en Nevâvî, 2. bs., Mektebetü'l Külliyyâti'l Ezheriyye, Kahire, 1400, s.147; a.mlf., Doğuş Devrinde Tasavvuf: Ta'arruf, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 2. bs., İst., 1992, s.182 183.
(3) bk. Süleyman Ateş, Cüneyd i Bağdâdî (k.s) Hayatı, Eserleri ve Mektupları, Sönmez Neşriyat, İst., 1969, s. 154.
(4) bk. H. Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İst. 1994, s.226-229.
(5) bk. Ali b. Osman el Hucvirî, Keşfü'l Mahcûb, İngilizceden Arapçaya trc. İsmail Mâzî Ebu'l Ğarâim, Tah. İbrahim Düsûkî, Daru't Turasi'l Arabî, Kahire, 1974, s.290 293; a.mlf., Keşfü'l Mahcûb: Hakikat Bilgisi, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İst., 1982, s.363 370.



Sorularla İslamiyet

0 comments :