14 Mayıs 2020 Perşembe

Hayy ve Kayyum İsimlerinin Hikmeti Nedir?


Soru: Hocam! Bendeniz esmâ-ül hüsna üzerine bir çalışma yaptım ve Allah’ın güzel isimlerini öğrendim. Ama her birsinin gerçek anlamını belki henüz vâkıf değilimdir. Bu sohbetimizde hepsini tek tek ele alamayız ama isterseniz El-Hayy ve El-Kayyûm isimleri üzerine duralım. El-Hayy ismini bendeniz “ezelî ve ebedî bir hayat ile diri olan” şeklinde anladım. Bu doğru mudur?
Ârif: Allah’ın en güzel isimleri hakkında mülahazada bulunmak zat-ı âliniz ve bütün Müslümanlar için faydalı olur inşallah. Allah-u Teâla, Hayy ve Kayyum’dur. O ölümsüz diridir. Zâtıyla Hayy’dır. Hayatiyet O’ndan gelir. O’nun hayatiyeti gelip geçici değildir. Üstelik Allah-u Teâla, bütün hayatların kaynağıdır. Kendisi hep diridir. Allah’ın diri oluşu, yaratılmış varlıklarda olduğu gibi organik bir canlılık değildir. Hayy, geniş anlamıyla hiç bir şeyden gâfil olmayan, hata yapmayan, kâinatta kendisinden hiç bir şey gizli olmayan demektir.
Soru: Kur’ân’da Hayy ismi, hangi bağlamda ele alınmıştır?
Ârif: Mümin sûresinin 65. âyetinde Allah, Kendisinin “Hayy” olduğunu şu şekilde beyan ediyor: “O, Hayy’dır. O’ndan başka ilâh yoktur; öyleyse dini O’na halis kılanlar olarak hep O’na dua edin…” Allah, Müslümanlardan Kendisine içten bir bağlılıkla dua etmelerini istemektedir. İşte Hayy ismi, bütün varlık âlemini yoktan var eden, onların her türlü ihtiyaçlarını rahmetiyle gören, Müslümanların dualarına cevap veren Allah’ın, vacip olan Zâtına münasip, bir kutsî hayatı olduğunu ders verir.
Soru: Bu âyette canlılık emareleri taşımayan putlara tapılmaması gerektiğine yönelik bir ikaz da var mıdır?
Ârif: Aferin. Bu çok önemli bir tespit. Çünkü Allah’a nispet edilen bütün lütuflar, öncelikle O’nun hayat sıfatına sahip olmasıyla izah edilebilir. Hayy kelimesinin zıddı, ölü ve cansızdır. Ölünün sıfatları ise, bilmemek, görmemek, işitmemektir. Cansız varlıklar olan bütün putlardan bu hayatî özellikler beklenemez. Şu halde dua ve ibadette de şirkten korunmak gerekir. Sadece Allah’a sığınmak ve O’ndan istemek gerekir.
Soru: Gelelim El-Kayyûm ismine.Bu ismi, “mahlûkları varlıkta durduran, Zâtı ile kâim olan” şeklinde anlayabilir miyiz?
Ârif: Evet. Cenab-ı Hak, Kayyûm’dur. Her şey O’na muhtaçtır. Her şey, O’nunla ancak kâimdir, vardır. Cümle mahlûkat ve mevcudat kâimliğini, hayatî devamlılığını O’ndan alır ve O, zat-ı ecel-i âlâ, mevcudat ve mahlûkatının kâim olması, hayatta kalabilmesi için, her ne türlü ihtiyaç varsa onu dahî kâim kılan, hayatta tutan veya ayakta tutan Allah’tır.
Soru: Bunu somut olarak nasıl daha iyi anlayabiliriz?
Ârif: Örneğin insan vücudunu düşünelim. İnsanın vücudunun ayakta durabilmesi ve fonksiyonlarını ifa edebilmesi için, insan nefes alabilmeli, yemek yiyebilmeli, su içebilmeli ve hareket edebilmelidir. Ayrıca iç organlarımızda ölen hücrelerin tekrar yenilenmesi gerekir. Bütün bu hayatî ihtiyaçları karşılayan işte Allah’ın kayyumiyetidir.
Soru: Yani demek istiyorsunuz ki kayyumiyetin sahası maddî, manevî cümle mevcudatı içine alacak kadar geniştir. Bu bağlamda El-Hayy ve El-Kayyûm isimleri arasında sanki sıkı bir bağ varmış gibi geldi bana. Ne dersiniz?
Ârif: El-Kayyûm ismi, her şeye sirayet eder, bütün âlemi ve varlığı içine alır ve dolayısıyla varoluşsal boyutuyla bütün kevnî hakikatler ve ilâhî isimler bununla kâim olur, geçerlilik kazanır. Kayyûmluk, bizzat Hayy’ın bir sıfatı olduğuna göre, el-Kayyûm her durumda el-Hayy’a eşlik etmiştir. Hiç şüphesiz el-Hayy ismi, kendilerine sirayet ettiği için, her şeyde hayat bulunduğu sabit olmuştur. Şu halde, her şey “Hayy” yani “diri” olduğu gibi, aynı şekilde her şey, kendilerine kayyumluk sirayet ettiği için kâimdir.
Soru: Ama kayyumiyetin sırrında sanki bir yönüyle yok edilenin anında yeniden hayatiyet bulması gibi ilginç bir devamlılık var. Buna mesela hücrelerde görmek mümkün. Ne dersiniz?
Ârif: Bu da doğru bir teşhis. Hakikaten kayyumiyetin mahiyetinde hem yok etme, hem de yeniden var etme sırrı vardır. Bunu idrak eden bir mümin, El-Hayy ve El-Kayyûm isimlerinin mazharına nail olur, manevî derecesi artar ve kendini Allah’a daha yakın hisseder. Bu iki ilahî ismi sürekli olarak zikreden bir Müslümanın kalbinde muhakkak ki yeni ilham kaynakları zuhur eder. Ancak şu hakikat da unutulmamalıdır. Cenab-ı Hak, bir Müslümana bir lütfu olarak idrak kabiliyeti veriyor, onu manen yüceltiyor ve onu hayırlı hizmetlerde istihdam ediyorsa, bu, kişinin emeğinden ve tasarrufundan ziyade C. Hakkın tasarrufundandır. Yani müminin manevî tekâmülü ve hizmet sahası bu iki esmanın tesiriyle zahir olur.
Soru: Bir Müslümanın bu ilahî lütfu elde edebilmesi veya koruyabilmesi neye bağlıdır?
Ârif: Cenab-ı Hakk’a ibadet, tevekkül, tam teslimiyet ve O’ndan razı olmuş halinin semeresi, her zaman görülebilir. Kişi, her halükârda ve her zaman Rabbinden razı olacak, O’nun rızasına muvafık hizmette bulunacaktır. Bu manevî tutum ve davranış, kişinin kalıcı karakteri olması ile birlikte bu esmâ, kişide müsemma haline gelir.
Soru: Yani tam olarak bundan ne anlamalıyız? Ne demek “”esmâ, kişide müsemma halini alır”?
Ârif: İstersen bu soruna Peygamberimizin (sav) Rabbinden rivayet ettiği hadis-i kutsilerden birisiyle cevap vereyim. “…Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum…”[1]
Soru: Vay canına. Şimdi anladım. Demek ki esmâ, bir Müslümanın zihninde, kalbinde ve ruhunda hayatiyet bulur ve o kişi de esmâ’ya uygun olarak kulluk görevini ihlâsla yerine getirir ise onun en büyük dostu Allah olur. Bu durumda Allah, sevdiği kulunu her yönüyle korur. Doğru mu?
Ârif: Aynen. Evladım! C. Hak, Kur’ân’da “Beni anın, ben de sizi anayım”[2] demiyor mu? Diyor. O halde O’nu, El-Hayy ve El-Kayyûm gibi en güzel isimleriyle analım ve bu isimlerle O’na dua edelim. Bunu günlük hayatımızda, iş yaparken dahî sürekli olarak ve hem de çokça yaptığımızda Allah bizleri hem dünyada, hem de ahirette inayetiyle felaha, saadete ve huzura eriştirecektir.[3] İşte akıllı ve şuurlu Müslümanlar, onun için esmâ-ül hüsna’yı öğrenmeli, manalarını anlamalı ve O’nun isimlerine layık olacak bir hayat yaşamalıdır vesselâm.
[1]  Buhârî; Rikak: 38.
[2] Bakara:152.
[3] Enfal: 45. Nur: 37.

Hak Yolcuları


Soru: Hocam! Hakikat Nedir?
Ârif: Hakikat, zâhirin yani görünenin ardında perdelenmiş gizli mana, manevî hayatın en ileri boyutta yaşanarak, ilahî sırlara âşina olabilmektir. Zahirden manaya, manadan da hakikate ulaşılabilir. İbn Sinâ’ya göre hakikat, her bir varlığın kendisi için gerekli olan ve ona belli bir gerçeklik değeri kazandıran özelliğidir. Yani her şeyin bir hakikati vardır ve o şey, bu hakikatle ancak kendi kendisi olur. Bu anlamda hakikat, hem ispat edilebilir somut varlık, hem de manevî açılımla ferasetle belirlenebilen kendine has özel varlıktır. Hakikat, her eşyada tecelli eden esmâ-i hüsnadır, eşyanın gerçek mahiyetidir. Hakikat haktır, Hak ise yücedir ve hiçbir şey ondan daha üstün değildir.
Soru: O halde hakikat erleri de, hakikati bize anlatan ilim sahibi maneviyat büyüklerimiz midir?
Ârif: Evet evladım. Hakikat erleri, hakikat mesleğini samimiyetle üstlenmiş İslâm davasına sadık olan Allah dostlarıdır.
Soru: Hocam! Geçmişte çok değerli hocalarımız ve İslâm âlimlerimiz hakikatleri söyledikleri için, halkın ekseriyeti tarafından anlaşılamadığı gibi despotik rejimler tarafından da zulme uğramıştır. Bunu nasıl izah edersiniz?
Ârif: Şemseddîn-i Sivasî Hazretleri bir beytinde şöyle der “Hakka makbul olmak ister, halka menfur olmadan.” Yani “Hakikati söylemek, halkın bazı kesimlerinin nefretini çekebilir.” Maneviyat büyüklerimiz, Peygamberimizin (sav) varisleri olarak Hakkı kaim kılmaya gayret gösterir, çünkü Hak Teâlâ, kullarında ve kâinatta Hakkın kaim kılınmasını arzu eder. Onlar sadece vazifelerini yerine getirir. Neticeye ulaşmak, Allah’ın takdiridir. Bu bilinçle hakikat erleri, çoğu zaman kınanır, sû-i zanna ma’rûz kalır. Ancak Hak yolcuları, tevekkül, teslimiyet, sabır ve şükür sayesinde bu gibi durumlardan aşkları tazelenmiş olarak çıkar.
Soru: Halktan Hakka riayet etmeyenler veya edemeyenler, Allah’a düşman mıdır?
Ârif: İçlerinde zalim olan özellikle yöneticiler, düşmanlıklarını sinsice gizler ve halka yönelik olarak İslâm tebliğcilerini mürteci/gerici gibi değişik negatif vasıflarla aşağılamak ister ve dolayısıyla hakikatleri anlatmak isteyen âlimleri ve onların yolundan giden şuurlu Müslümanlara düşmanlık eder.
Soru: Peki, zalim olmayan diğer sosyal kesim, neden hakikatlere kulak verip Allah’ın emirlerinden uzak kalmayı tercih eder?
Ârif: Bulgaristan Köstence’de yaşamış olan şeyh Ankazade Halil Efendi’nin Makedonya’da Tuti İhsan Efendi adında ehl-i kalp bir gence yazdığı bir mektubunda ifade ettiği gibi gaflet içinde olan bu sosyal kesimin üyeleri tıpkı diş ağrısından inleyen çocuklar gibidir. Nasıl ki dış hekimine gittiklerinde kendilerini tedavi etmek isteyen doktoru düşman olarak görür, ondan kaçmak ister, “Hain kişi, neden bana bunu yapıyor?” der ve idrâk etmez işte bu kesim de cahilliklerinden olsa gerek maalesef İslâm âlimlerine böyle acaip bir tepki gösterir. Hâlbuki bilmezler ki o fedakâr kişiler, bir manevî pedagog hüviyetinde insanlara merhamet ettikleri için, büyük bir sosyal sorumluluk üstlenmiştir.
Soru: Hocam! Bazı İslâm âlimleri, ilim ve kitaplarıyla nasihat ediyor, bazıları ise bizzat halkın içine girerek, sosyal ve manevî tebliğde bulunuyor? Hangisi Allah katında daha makbuldür?
Ârif: İki hizmet türü de birbirini aslında tamamlar. Herkes gerekli eğitimi aldıktan sonra Allah rızası için, kendi mizacına ve kabiliyetine göre hizmet edebilir. Ancak gaflet içinde olan Müslümanlara yazılarla “Şunu tut, bunu yap, bunu yapma, bu günahtır, bu sevaptır!” demek kolay şeydir. Karşıdakini uygun bir lisanla tebliğ etmek, ikna etmek, terbiye vermek için meşakkate maruz kalmak, ayrı bir sabır ister. En efdalı, teorik yönüyle hem bilgili olmak, hem de pratik boyutuyla tecrübeli olmak.
Soru: O halde her İslâm âlimi veya maneviyat büyüğü mutlak anlamda mürebbi yani sahada çalışan bir manevî pedagog değildir. Doğru mu?
Ârif: Doğrudur. Şart da değildir. Bu da Allah’ın tecellîlerindendir. Bazı âlimler, ilim ve terbiyenin anlamını özel olarak seçtikleri talebelerine anlatır ve bu talebeler de, aldıkları derin eğitim ve hocalarının himmeti ile sosyal alanda daha etkili hizmet verebilir. Yalnız büyük makam sahibi olan maneviyat erbabının hemen hepsi hem mürebbi, hem de âlimdir.
Soru: Hocam! Hak erleri, hakikati anlatmakla yükümlüdür. Demek ki bu makama gelebilmek için, hakikat erlerinin tezkiye-i nefisten geçmiş olmalıdır? Haklı mıyım?
Ârif: Tezkiye-i nefis, her Müslüman için lazımdır. Yani her Müslüman, Allah’ın yasaklarından sakınmalı ve emirlerine uymalıdır. Her akıllı Müslüman, ibadet, haram, helal olarak dini, hayatına tanzim etmekle yükümlüdür. Ama hakikat erleri için bu yeterli değildir.
Soru: Bunun daha da ötesi var mıdır?
Ârif: Tezkiye-i nefsin bir ileri merhalesi, kalpteki kötü duygulara yönelik meyli kaldırmak, kalpten geçen hayırlı işler için ise acele etmektir. Zira nefis, kalpten yüz bulur da şımarıverir. Hakikat eri, “kalbimden bir kötülük geçti ama uygulamadım” derse nefsi emmareye prim vermiş olur ve manevî yüceliğini yitirmeye başlar. Çünkü edep kalpte başlar ve orada tekâmül eder. Bu yönüyle bir hakikat eri, diğer Müslümanlardan farklı olarak yaptıklarına tövbe etmekten ziyade kalbinden geçirdiklerine bile istiğfar eder. İşte gerçek hakikat erleri, halkta gördüğü iyiliklerin Hak’tan, halkta gördüğü kötülüklerin kendi nefsinden olduğunu düşünerek, kendini sorumlu hisseder, vazifesini layıkıyla yerine getirmediği ıstırabıyla halkı manen uyarma ve hakikati haykırma ihtiyacı duyar.
Soru: Hocam! Bir dua istesek?
Ârif: Vakitler hayır olsun. Şerler defolsun. Âsiler ıslah olsun. Münkir ve münafık perişan olsun. Kalplerimizden boş işler ihraç olsun. Kalp gözlerimiz açık olsun. Ramazanımız, oruçlarımız ve ibadetlerimiz kabul olsun. Amin.

10 Mayıs 2020 Pazar

Hz.Mevlana Aşk Sözleri


Sen böyle güzelken bana söz düşmez. Bakma böyle yazılar yazdığıma, ben aslında Oku! Emrine amade seni okuyorum sevgili. (Hz. Mevlâna)
Sevgi şifadır. Sevgi güçtür. Sevgi; değişimin mührüdür. (Hz. Mevlâna)
Gönlüm gürültüsüz, patırtısız, harfsiz, sessiz bir söz istiyor! -Hz. Mevlâna
Sevdiğini hiç gitmeyecekmiş gibi seversen, gittiğinde de hep gelecekmiş gibi beklersin.
Aşıkların gönüllerinin yanışıyla, gözyaşları olmasaydı dünya su olmazdı. Ateş de…
Zorsa sev ama sevmiyorsa zorlama…
Gönül almayı bilmeyene gönül emanet edilmez.
Birini seviyorsanız, onu Allah’tan isteyin Kalpler Allah’ın elindedir.
Güneşin ışığı pisliğe vursa bile pislenmez, ışıktır o. (Hz. Mevlâna)
Aşk nedir, bilmiyorsan gecelere sor, şu sapsarı yüzlere, şu kupkuru dudaklara sor. (Hz. Mevlâna)
Sır gibi seversen eğer muradın gerçekleşir. Çünkü tohum toprağa gizlenirse yeşerir.
Duamdaki gözyaşım kadar edepliydi. İçime düşen aşkın… Ey benim beşeri aldanışım, ben seni kalbime koyana sevdalıyım.
Bir gün gelir, açmaz dediğin çiçekler. Gitmez dediğin dertler gider. Bitmez dediğin zaman geçer. Hayat öyle bir sır ki; önce şükür, sonra sabır, sonra da inanmak gerek.
Senin dünyaya bakan penceren kirli ise, benim çiçeklerim sana çamur görünür.

Sevenler en sonunda bir yerlerde buluşmazlar. Onlar en başından beri birbirlerinin içindedirler.

Üstünün dostu ol ki üstün olasın. Kendine gel be hey azgın, mağluplarla dost olma! Münkirin delili ancak ve ancak şudur: Ben şu görünen yurttan başka bir şey görmüyorum! Hiç düşünmez ki nerede görünen bir şey varsa o, gizli hikmetleri haber vermektedir. Her görünen şeyin faydası, faydanın ilaçlarla gizli oluşu gibi o şeyin içinde gizlidir.
Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
Yine gel, yine gel, her ne olursan ol yine gel
İster kafir, ateşe tapan, putperest ol yine gel
Bizim bu dergahımız ümitsizlik dergahı değildir
Yüz defa tövbeni bozmuş olsun da yine gel."
Cahil insan, gülün güzelliğini görmez, gider dikenine takılır. (Hz. Mevlâna)
Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç? -Hz. Mevlâna
Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır. (Hz. Mevlâna)
Akıl padişahı kafesi kırdı mı, kuşların her biri bir yöne uçar. -Hz. Mevlâna
Misafir Gelecekmiş Gibi Evini Ölüm Gelecekmiş Gibi Kalbini Temiz Tut. (Hz. Mevlâna)
Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç? -Hz. Mevlâna
Sevgini vermesini öğren. Çünkü gönlün anlasın ki hepsine yer varmış. Sevgisiz insandan dünya, unutma ki korkarmış. (Hz. Mevlâna)
İyilik aradın mı, insanda kötülük kalmaz. -Mevlana Celaleddin Rumi
Gönlüm dilime dargın, dilim gönlüme, Gönlüm duygularını anlatamadığı için kızarken dilime, Dilim anlatamayacağı şeyleri düşündüğü için kızıyor gönlüme" (Hz. Mevlâna)
Bir Günah İşlediğinde Hemen Tövbe Et İnsan Suya Düştüğü Değil Sudan Çıkmadığı İçin Boğulur (Hz. Mevlâna)
Tam inanç aynası kesilen kişi, kendini görse bile, Tanrı'yı görmüş olur. -Hz. Mevlâna
Açlık, ilaçların padişahıdır. Hekimler niye perhiz verir düşünsene. -Hz. Mevlâna
Her zaman doğruyu söyle, ama her zaman her doğruyu değil. (Hz. Mevlâna)
Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner? -Hz. Mevlâna
Gerçek Aşk’ı bilen kalp bir damla suya bile hürmetle bakar. -Hz. Mevlâna
Konu ne olursa olsun, verdiğin 'üzüntü' ve aldığın 'ah' bir cam parçasından daha keskindir, dönüp dolaşıp üzerine basarsın. (Hz. Mevlâna)
Rabbim, kalbim'e değen sızıları ince, ince söz eyle,Yüzüme değen gözyaşlarıma Rahmet eyle. -Hz. Mevlâna
Aşk, öyle engin bir denizdir ki ne başlangıcı ne de sonu vardır. -Hz. Mevlâna
Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, Huzur ise bir ibadetin karşılığıdır. -Hz. Mevlâna
Dünya sevgisi, dünya geçimiyle savaşma yüzünden sana o ebedi azabı ehemmiyetsiz gösterir. Ölümü bile ehemmiyetsiz bir hale getirirse  bunda şaşılacak ne var ki? O sihriyle bunun gibi yüzlerce iş yapar!
Eşekten şeker esirgenmez ama eşek, yaratılışı bakımından otu beğenir.
Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir. Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.
İyi dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.
Şunu iyi bil ki safları yaran, her şeyi yenen aslanla savaşmak kolaydır; gerçek kahraman odur ki önce kendi nefsini yener.
Meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler.
Yüz binlerce birbirine benzeyenleri seyret de aralarında ki yetmiş yıllık farka dikkat et.  İki şey birbirine benzeyebilir: Acı su da berraktır, tatlı su da…
Aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür;  düşman kalkar dostun olur. Öyle garip bir dünya, olmaz dediğin ne varsa olur.
"Ey Müslüman, edep nedir?" diye sorarsan bil ki edep,  ancak her edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektedir. Kimi, "falan adamın huyu kötü, tabiatı fena" diye  şikayet eder, görürsen,  Bil ki, bu şikayetçinin huyu kötüdür;  kötüdür ki o kötü huylunun kötülüğünü söylüyor!  Çünkü iyi huylu, kötü huylulara, fena tabiatlılara  tahammül eden, onların kötülüğünü söylemeyen kişidir.
Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?
Nice bilginler vardır ki gerçek bilgiden, hakiki irfandan nasipsizdirler. Bu ilim sahipleri, bilgi hafızıdır, bilgi sevgilisi değil.
Balığa, denizden başkası azaptır.
Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir, helvadır.
İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir; kötüyse de. Hoş nahoş.. gönlüne gelen her şey senden, senin varlığından gelir.
Ey oğul, herkesin ölümü kendi rengindendir. Düşmana düşmandır, dosta dost!
Göğsünün içindekini hakiki gönül sanan kimse,

8 Mayıs 2020 Cuma

Yasin Suresi’nin Sırları



  • Hazreti Ali (k.v.) şöyle demiştir: "Her kim Yasin suresini bir kağıda (misk ve safranla) yazar (ve yazılar kağıttan silininceye kadar suda beklettikten) sonra o suyu içerse, bütün sıkıntılarına ve hastalığına şifa olur, içine bin rahmet ve bin bereket girer, bin deva girer ve ondan bin hastalık da çıkar."(1)
  • Bu sureyi misk ve safranla yazıp su içinde yazılar silininceye kadar beklettikten sonra içerse, kalp katılığına ve sıkıntısına karşı bi-iznillah şifa olur.
  • Her kim bu sureyi yazar ve zemzem dolu bir kabın içine koyar ve 7 gün boyunca dua edip aç karına içmeye devam ederse. Allah’ın yardımıyla zihni açılır.
  • Her kim Fatiha, Ayetü’l-Kürsi, Yasin ve Felak-Nas surelerini misk ve safranla yazar, yağmur suyu içinde yazılar silininceye kadar beklettikten sonra şifa niyetiyle içerse, bi-iznillah hastalıklarına şifa olur.
  • Meyyit kefenledikten sonra veya kabri başında okunursa, kabir suali kolay ve (varsa) azabı hafif olur.
  • her kim bu sureyi okursa, 20 nafile hac sevabı verilir. Her kim O’nu dinlerse, sanki Allah yolunda 100 dinar sadaka vermiş gibi sevaba ulaşır.
  • Her hangi bir sıkıntısı olan bu sureyi okumakla o sıkıntısına çare bulur. Bir şeyden sakınan ve korkan kimse, bu sureyi, okumak suretiyle korktuğundan kurtulur.
  • Ölüm hastalığında olan bir kişinin yanında Yasin suresi okunursa, suya kanmış olarak vefat eder.
  • İhtiyacını göreceğini umduğu kişinin yanına varmadan önce 25 kere okunursa, saygı ve sevgi görür, ihtiyacı karşılanır.
  • Gece yarısından sonra 40 defa okuyup dua edenin, muradı gerçekleşir.
  • Her kim yasin suresini 70 defa okursa, kapalı olan bütün hacet kapıları ona açılır.
  • Her kim hangi nbiyet için 500 defa Yasin Suresini okursa, Allah’u Teala’nın izniyle muradına erişir.
  • 1499 kere okuyan, ummadığı lütuf ve ihsana ulaşır.
  • Yasin Suresinin 58. ayeti kerimesi olan "Selamün Kavlen mir-Rabbir-Rahîm" her gün bir bardak suya "Besmele" ile 818 kere okunup da, ruh hastasına içirilirse, Allah’u Teala’nın izniyle şifa bulur.
  • Yasin Suresi, kendisini okumayı vird haline getiren kimseye dünya ve ahiret için hayırlı olan her şeyi ikram eder. Dünyevi bütün sıkıntılar bu surein okunmasıan devam etmekle yok olur. Ahiret hizmetlerine mani olan engel ortadan kalkar ve huzurlu ibadet etme imkanı doğar. Bu suryi celileye devam etmekle, her hayırlı şey davet edilmiş, kendisi için her faydalı şeyin olmasıan karar verilmiş ve her kötülüğün kendisinden uzaklaşması da hazırlanmış olur. Bu sureyi celileyi vasıta kılarak, kim ne isterse, Allah’u Teala ihsan eder.
  • Her kim Cuma gecesi iki rekat namaz kılar, birinci rekatta Yasin suresini, ikinci rekatta Mülk suresini okursa, her harfi için kendisine nur verilir. O nur kıyamet günü önüne gider ve amel defterini sağından alır, cehennemden kurtulduğuna dair kendisine beraat yazılır ve ailesinden 70 kişiye şefaat eder.
  • Yatarken Yasin suresinin 9. ayetini okuyan kişi, her türlü kötülükten korunur. Sabaha kadar malı ve mülkü hırsızlardan korunur.
  • Her kim zalimlerin şerrinden korunmak isterse, Yasin suresinin 29. ayetini okusun.
  • Tarlalardaki meyve sebzelerin bol olması için Yasin suresinin 33-36 ayetleri yazılıp dolu bir kabın içersine konulur ve bir müddet bekletildikten sonra tarlaya serpildiği zaman mahsul Allah’ın yardımıyla bereketlenir.
  • Her hangi bir (Hayırl ve Helal) isteğin gerçekleşmesi için akşam namazından sonra iki rekat Allah Rızası için namaz kılınır. Daha sonra 41 kere Yasin Suresi okunur. Her Yasin-i Şerif bitişinde "Yâ men yakûlü liş-şey’i kün fe-yekûn" (Melaen: "Ey bir şeye ol dediğinde hemen oluveren Allah’ım")deyip Benim şu isteğimi yerine getir, diye istekte bulunursa Allah’u Teala’nın izni ile o isteği yerine gelir.
  • Her kim aşağıdaki şekilde Yasin şerif okursa, sanki 41 kere Yasin-i Şerif okumuş gibi olunur: 7 Defa "Yâsîn", 14 Defa: "Zâlike takdîrul-‘Azîzil-‘Alîm" ve 16 defa "Selâmün kavlen mir-Rabbir-Rahîm" 4 kerede 82 ve 83. ayetleri tekrarlanır.
  • Her kim zeytin kağına Yasin Suresinin 78-83. ayetlerini okuyup üfler ve sancılı olan yerlere sürülmeye devam edilirse, umulurki şifaya kavuşur.
  • Her kim bir kere Besmele ile beraber Yasin Suresinin 58. ayetini 1479 kere okuyup her hangi bir hayırlı isteğinin gerçekleşmesi için dua ederse, Allah’ın yardımıyle kabul edilir.

Dipnot ve Kaynaklar

1.     Gümüşhanevi, Râmuzul-Ehâdîs, s440/10

Sıratı Müstakim


İstikamet; doğruluk, dürüstlük, her işte itidal/denge üzere olmak; adalet ve doğruluktan ayrılmamak, yasaklardan sakınmak,  İslam’ın doğru yolu üzerinde yürümek demektir. İstikamet üzere olmak doğruluğu, kararlılığı ve devamlılığı gerektirir. Dürüstlükten, azimden ve devamlılıktan mahrum bir fert istikametten sapmış demektir. 
Sırat-ı müstakime girmek önemli bir tercih ve büyük bir iştir. Ancak Müslüman olmak ve İslam’ın dosdoğru yoluna girmek sadece bir başlangıçtır, sonuç değildir. Asıl mesele istikameti bozmadan, sağa-sola sapmadan, yolunu şaşırmadan istikamet üzere yaşamak ve sonucu da bu hal üzere bağlamaktır. Zira başlangıçta bu mübarek yola girenlerden pek çoğu yolculuk esnasında farklı yollara sapmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Belki bu sebeptendir ki; Allah (c.c.) ve Rasûl’u (s.a.v.) bize şu duaları talim ettiriyor:
“Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunansın.”1
“Ey kalpleri evirip çeviren, kalplerimizi dinin üzerinde sabit kıl!”2
Ve yine bu nedenle olsa gerek, Yüce Allah (c.c.) müminlere ne yapıp edip İslam üzere can vermeyi öğütlüyor.
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.”3 
Cenâb-ı Hakk’ın bu öğüdünü, Hz. İbrahim (a.s.) ve Hz. Yakup (a.s.) bir vasiyete dönüştürmüşlerdi. 
“İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: ‘Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslam’ı) seçti. Siz de ancak Müslümanlar olarak ölün’ dedi.”4
Bu durumda insan düşünmeden edemiyor tabi… 
Acaba bizlerin kaçta kaçı evlatlarımıza böyle bir nasihatte ve vasiyette bulunuyoruz?!
İstikametten Saptıran Faktörler
Müslüman olarak can vermenin bir garantisi yoktur. Belki bunun tek garantisi; kişinin, şartlar ne olursa olsun yolunu değiştirmemesi ve istikametini bozmadan İslam üzere yaşamaya devam etmesidir. Şüphesiz bu başarılması kolay olmayan işlerdendir. Zira her adım başına oturmuş kötü yol davetçileri, var güçleriyle sizi saptırmaya uğraşırlar. Başta şeytan, şeytanlaşmış insanlar, nefsin kötü arzuları, dünyaya aşırı bağlılık, mal ve evlatların verdiği meşguliyet, bela ve musibetlerin dayanılmaz baskısı... Bütün bu ve benzeri faktörler tarih boyunca nice insanları ve toplumları sırat-ı müstakimden saptırmış, batıl ve şeytanî din ve ideolojilerin karanlıklarına mahkûm etmiştir. Rabb’imiz Kur’an-ı Kerim’inde bu saptırıcı faktörlere sıklıkla dikkat çekmiştir. İşte onlardan bazıları:
Mal ve Evlatların Verdiği Meşguliyet: “Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.”5
Nimetlerden Eksiltme: “İnsan ise; Rabb’i onu deneyip de kendisine ikramda bulunduğunda, ona bol bol nimetler verdiğinde; ‘Rabb’im bana ikram etti’ der. Ama onu deneyip rızkını daraltınca da; ‘Rabb’im beni aşağıladı’ der.”6
Şeytan: “Şeytan dedi ki: ‘(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım. Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.’”7
İstikameti Korumanın Yolları
1. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye Bağlılık: Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye bağlı olmayan, Kur’an-ı Kerim’e sımsıkı yapışmayan, Sünnet-i Seniyye’ye göre yaşamayan bir fert istikameti muhafaza edemez. Bir o yana, bir bu yana savrulup durur. Orta/mutedil/dengeli yoldan sapar, ifrat veya tefrit batağına saplanır. O nedenle Rabb’imiz Kur’an-ı Kerim’e sımsıkı sarılmayı öğütler.
2. Cemaatten Ayrılmamak ve Sadıklarla Birlikte Olmak: Bu husus; “Cemaat’ten ayrılmayın, ayrılıktan sakının. Şüphesiz şeytan tek başına kalanlarla birliktedir, iki kişiden ise uzaktır. Kim Cennet’in ortasını isterse Cemaat’e yapışsın”; “Cemaatten ayrılmayın, zira sürüden ayrılanı kurt kapar.” anlamındaki hadis-i şeriflerde açıkça görülür.8 
Mümin ancak sadık dostların himayesinde ve onlarla el ele gönül gönüle verdiğinde istikametini koruyabilir. Haramların ve günahların alabildiğine yaygınlaştığı, haramilerin her köşe başını tutuğu, şer güçlerin palazlandıkça palazlandığı bir vasatta ferdiyetçi bir hayat tarzını seçenler küfür ve fısk canavarına kolayca yem oluverirler.
3. Daima Teyakkuz Halinde Olmak: Müslüman, sürekli uyanık ve tetikte olmalıdır. Bir anlık gevşeklik, duyarsızlık ve rehavet onun ayağını kaydırabilir. Unutmamak gerekir ki, ne şeytan nede onun sadık askerleri asla uyumaz ve kötülükten geri durmazlar. 
4. Sabır ve Sebatı Kuşanmak: Bir ayet-i kerimede: “Sana vahyedilene uy; Allah hükmünü verene kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir.”9 başka bir ayet-i kerimede: “Ey Peygamber! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Rabb’inden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”10 buyrulmaktadır. Bu ve benzeri ayet-i kerimeler; Rasûlullah’ı (s.a.v.) ve onun şahsında bütün müminleri istikamet üzere devam etmeye ve bu konuda kararlı olmaya davet ediyor. Hal böyle olunca, sabır ve sebat gömleğini giymeyenlerin istikamet üzere kalması da mümkün değildir. 
Müslüman, ancak zorluklar ve imtihanın ağırlığı karşısında sabır ve sebat silahına sarılarak istikametini koruyabilir. Varlıkta, genişlikte, sağlıkta ve nimetler içindeyken istikamet üzere olan nicelerinin; mallardan ve canlardan eksildiğinde, darlıkta, hastalıkta ve mahrumiyet hallerinde hem ökçeleri üzerinde gerisin geri döndükleri az rastlanır işlerden değildir.
5. Allah’ı (c.c.) Çokça Zikretmek: Müminin Rabb’iyle bağlarını son derece kuvvetli tutmalıdır ki; gücüne güç katsın, şeytanî ve tağutî güçler karşısında yılmasın, yıkılmasın, geri adım atmasın. Bunun yolu da, Rabb’ini çokça anmaktan ve sabah akşam O’nu tesbih etmekten geçer. 
“Ey iman edenler! (Savaş için) bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.”11
İstikametini Bozmayanlar Erler
Bilindiği üzere, Fatiha Sûresi’nde geçen sırat-ı müstakim/dosdoğru yol, İslam yoludur.  Bu yolda yürüyenler Allah’ın (c.c.) kendilerine nimetler verdiği kimselerdir. Bu kimseler Nisâ Sûresi 69. ayet-i kerimesinde zikredilen; peygamberler, sadıklar/doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerdir... Aynı sûrede geçen ‘mağdûb’ ve ‘dâllîn’ ise; İslam’ın yolundan sapmışların yollarıdır. Bunlar, istikametlerini bozduklarından dolayı Allah (c.c.) azabına ve gazabına uğramış bedbaht kimselerdir ki; İslam’dan gayrı yol arayan bütün din ve ideolojilerin müntesipleri bu zümreye dâhildirler.
Kur’an-ı Kerim, insanı istikametten saptırmak ve dosdoğru yoldan ayırmak için uğraşan bütün şer güçlere rağmen; istikametini bozmayan erlerden övgüyle bahsediyor. İşte onlardan bazıları:
“Bunları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten
alıkoyar. Bunlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.”12 
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”13
İşte; şeytanın, nefsin, tağutların, müstekbirlerin ve bütün şeytanî güçlerin amansız saldırı ve sinsi tuzaklarına karşılık istikametlerini bozmayan böylesi yiğitlere Rahman’ın müjdesi:
“Doğrusu, ‘Rabb’imiz Allah’tır’ deyip, sonra da dosdoğru gidenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”14
Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) va’dedilmekte olan Cennetle sevinin!”15
İstikameti muhafaza etmek hakkında Rasûlullah’tan (s.a.v.) gelen şu rivayetler, istikamet üzere yaşamanın ve istikametini bozmadan Rabb’ine doğru yürümenin mümin için biricik hedef olması gerektiğini bir kez daha göz önüne seriyor:
“Ya Rasûlullah, İslam hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu senden sonra hiçbir kimseye sormayayım” diye soran Süfyan bin Abdullah Es-Sakafi’ye Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi: “Allah’a iman ettim de, ondan sonra dosdoğru ol!”16